Monday, March 3, 2014

Gömlek


Ütü masasının arkasında, iki yanındaki giysi yığınları ve hala sağ elinde tuttuğu ütü ile oturmuş, önündeki masada serili olan erkek gömleğine bakıyordu. Dünya zamanıyla yaklaşık beş dakikadır da aynı şekilde gömleğe bakmaktaydı. Sonunda birden, hayatının en büyük keşfini yapmış gibi yüzü aydınlandı ve kendi kendine, belki biraz da gömlekle, konuştu: “Ben aslında gömleği sevmişim!”

Bu keşfin Sevda’nın hayatının en büyük keşfi olması doğaldı; çünkü onun hayatı küçüktü, içinden pek çıkmadığı evi, mahallesi kadar… Hep böyle hissetmişti Sevda: küçük. Varlığının, etrafındaki insanların ve dünyanın varlığına kıyasla ne kadar küçük ve değersiz olduğunu düşünmeye doyamazdı. Aslında zaman zaman diğer insanların da evrene kıyasla en az kendisi kadar küçük oldukları duygusuna kapılır, ama kendilerini olduklarından da büyük gören insanların bu hisse sahip olmadıkları için bile kendinden daha değerli olduklarına karar verirdi. Çünkü insanın kendini değersiz hissetmesi de, gerçekten öyle olsa bile, yine kendisinin eksikliğinden kaynaklanıyordu. Büyüklüğünden değil. Kocası böyle derdi. Gömleğin sahibi kocası. Sevda’nın sahibi.

Sevda aslında hiçbir zaman sahiplenilmek istemediğini, sahiplenildikten sonra anladı. Genelde de böyledir zaten. Bazı şeylerin değerini onları kaybettikten sonra anladığımız gibi, bazı şeylerin değerini aslında gözümüzde büyüttüğümüzü de onlara sahip olduğumuzda anlarız. Ya da aslında değerlidirler de, annesinin deyişiyle artık “kıymetleri kalmaz”. Sevda’nın kocası için hangisi geçerliydi peki? Onu sahiplenmiş olmasa, Sevda hala onun yolunu gözlüyor olur muydu? Nerden bilsindi ki! İnsan aynı evde olmadıktan, parmağında birbirinin eşi yüzük olmadıktan sonra bir insanı nasıl bilsindi!

Gerçi Sevda hala onun, artık kocası olmuş olsa da aynı adamın yolunu gözlemekteydi. Mesaiye kaldığı her akşam ve her Pazar. Gittikçe de artmıştı bu fazla mesailer, evlendiklerinden iki ay sonrasından başlayarak. Kendi işiydi olmasına ya, kocasının dediği gibi, kendi işimi başkasına emanet edecek değildi ya, elbet daha çok sahiplenecekti. Bekledi Sevda. Şu işleri bir toparlasındı, her şey bak nasıl güzel olacaktı…. Yine gezmelere götürecekti Sevda’yı, vapurlara bindirecek, salep ısmarlayacaktı. Artık teyzeoğullarıyla da çıkamıyordu Sevda gezmelere. E artık onun başı bağlıydı, evli kadındı, teyzeoğulları genç, delikanlı. Etraftan ne derlerdi yanında kocası olmadan? Kocasını rezil mi edecekti? Etmezdi tabi Sevda, niye etsindi? Bekledi Sevda. Mesailer haftaiçine de uzadı, o yine bekledi. Yemek yaptı Sevda, temizlik yaptı, ütü yaptı. Bekledi.

Hep de ütü yaparken böyle düşüncelere dalardı Sevda. Her kadın gibi sevmezdi ütü yapmasını o da. En çok bulaşık yıkamasını severdi. Kocası ‘en iyisinden’ bulaşık makinesi almıştı eve almasına ya, o yine de “üç parçacık bir şey”, “ohoo makine dolana kadar,” “iki kişinin bulaşığından ne olacak!” gibi bahanelerle bulaşığı elinde yıkayıverirdi. Kızken de severdi bu işi Sevda. Hiç erinmez, akşam yemeklerinden sonra sofrayı topladığı gibi kendini mutfağa atıverirdi. Yemek de yapardı elbet ama doyacak boğaz olmasa mutfağa girecek kadınlardan değildi. Evin gürültüsünü akan suyla bastırırdı Sevda. Bulaşıkların kiri aktıkça kendi içi de temizlenir gibi gelirdi. Ağlayamadığını ağlar gibi gelirdi musluk. İçeride babasıyla erkek kardeşlerinin kendisi için yaptıkları planları suyun sesiyle duymazdan gelirdi. Su akıp da yemek artıklarını akıttıkça, içi ferahlar, sanki zihnine de bir berraklık gelirdi. Sorsanız, baba evindeki en mutlu anları o lavabonun başında geçirdikleriydi. Hayal bile kurmazdı o an, düşünmemenin tadına varırdı Sevda.

Oysa ütü yaparken öyle miydi! Aksine binbir türlü düşünceye dalar, bir türlü aklındaki tilkileri kovalayamazdı meşgul elleriyle. Bütün işler yüktü ya, bu en ağırı gelirdi. Ne kadar iç karartıcı düşünce, his varsa göğsüne doluverirdi; ütünün buharını saldığı gibi salamazdı onları Sevda. Bazen o düşüncelerin, hislerin ne olduğunu bile bilmezdi Sevda; içinde ne var ne yok anlayamazdı. “Okusam anlar mıydım ki?” düşüncesi de yine böyle ütü yaptığı zamanlardan birinde düşüvermişti aklına. Okuyanlar ne anlıyordu acaba? Okusa kendini anlar mıydı? Niye günden güne içinin daraldığını, sebepsiz efkara daldığını bilir miydi? Kovabilir miydi tilkilerini? Ortaokul terkti Sevda. Babası bırak diyince pek bir şey hissetmemişti. Bırakmayıp da ne yapacaktı ki? Bir meslek edinse bile çalıştırmazlardı ki… Abisinin karısı hemşireydi de, onu bile doğacak çocuğunu bahane edip işinden alıvermişlerdi. Çocuk geçen sene okula başlamış, anası daha işine dönememişti. Hep birlikte yaşarlardı evde ilk zamanlar. Şimdi dört katlı apartmanlarının üçüncü katında, üstlerindeydiler. Onlar yukarı taşınınca, Sevda’nın dünyaya bakacak bir penceresi daha olmuştu, bir kat yukarıda. Arada bir de olsa, yolunu şaşırmış birkaç martı geçerdi tepelerinden, işte Sevda en çok onları izlemeyi severdi. Sesleri kötüydü kötü olmasına ama, Sevda’ya o kuşlar deniz kokusu taşırmış gibi gelirdi. Kanatlarını çırpışlarında rüzgar sanki denizin üstünden esip gelirdi. İstanbul’da yaşıyorlardı ama, Sevda’nın denizi görmüşlüğü sayılıydı. Benzine, mazota, bilete zam derken son birkaç senedir bayramlarda memlekete gidemez olmuşlardı. Gidebilenlerden boşalan İstanbul’da otobüsler de bedava olunca, uzun bir yolculuk sonrası görmüşlerdi denizi ilk. Bir de tabi memleketten ilk göçtüklerinde üstünden geçmişler ama, Sevda küçüktü, şimdikinden bile, hatırlamıyordu o günleri. İki kez de işte, kocası nişanlılarken çıkarmıştı mahalleden Sevda’yı, o kalabalık, yapış yapış otobüslerden iki tanesinden inip deniz kenarında çay içmiş, simit yemişlerdi. Dönerlerken Sevda tutturmuştu da –tutturmak dediysek, içli içli vapurlara bakıp beş defa içini çekmişti- vapura da binmişlerdi. En çok da bunu özlerdi Sevda, denizi beyaz beyaz köpürten o eski, boyası dökülmüş vapurlara binmeyi. Ama kocası söz vermişti. Vapuru bırak, eğlenceli Boğaz turuna çıkaracaktı Sevda’yı. Şu işler bir düzelsindi…

Ütü yaparken yine bunları düşünmüş, dalıvermişti Sevda. Yedi gömlek ütüleyeceği zamanda ancak üçünü bitirebilmişti. Şimdi karşısında durup da daldığı gömlek de işte kocasının - o zamanki nişanlısı -Sevda’yı ilk gezmeye çıkardığında üstünde olan gömlekti. Nasıl da sahiplenilmek istemişti Sevda o adam tarafından! Onu korusun, kollasın, mahalleden, kapı önünde bekleyen pişkin esnafın bakışlarından sakınsın, omzuna attığı kolunu dünyaya siper yapsın! En çok da onu babaevinden çıkarıp alsın… Birkaç adamın himayesinden bir adamınkine geçmek, özgürlüğe en yakın şeydi Sevda için. Belki bir de vapura binip de denizin tuzlu rüzgarını yüzünde hissetmek. Eve döndüklerinde saçlarını yıkamak istememişti Sevda, belki denizin tuzu kalmıştır da biraz daha koklarım diye…

Öyle yakışıklı bir adam falan değildi kocası… Boyu kendininkinden iki parmak uzun, saçları seyrelmiş, sakalı gür, babası gibi göbekli bir adamdı. Kendinden büyüktü elbet, ama daha iyiydi ya, kendi işini kurmuş, kooperatiften ev bile almıştı. Yine de nikahtan hemen sonra istemişti altınlarını Sevda’dan… Öyle ya iş kurmak, işletmek kolay değildi. Şimdi vereceklerdi ki, sonradan kat be katını alsınlar… Ne desindi Sevda, vermişti. Anasının verdiği ince bileziği bile gizleyememiş, nasıl olsa yerine koyar diyip kocasına teslim etmişti. Güçlü adamdı kocası, daha o ilk gece ondan korkmuş, çekinmişti. Ama korkusundan değildi elbet takıları verişi; kocasını desteklemek her kadının görevi değil miydi? Hem el kaldırmışlığı olmuştu Sevda’ya birkaç kez ama, o el hiç yüzüne inmemişti. Babası olsa öyle miydi? Erkek dediğinde biraz hiddet olurdu. Anası da öyle derdi.

Ama o gömlekle onu ilk gördüğü gün öyle değildi kocası. Sanki daha şefkatliydi, daha sıcaktı. El üstünde tutmuştu Sevda’yı, ilk kez elinden tutmuştu. Askerlik anılarını anlatmış, katıla katıla gülmüştü çay içerken. Sevda yalnız gülümsemişti. Anlattıkları da çok komik sayılmazdı zaten ama, içinden gelse de yüksek sesle gülmezdi Sevda, gülemezdi, uygun düşmezdi. İşinden de bahsetmişti Sevda’ya, nasıl büyüteceğinden, nasıl kazanacağından… Sonraları söz etmez olmuştu pek işten güçten. Hep çok işi vardı ama, sadece bunu söylerdi. Sevda’dan çok işi vardı. Sevda neydi ki onun işlerinin yanında, o işler yerine Sevda’nın yanında kalsındı… Haklıydı tabii… Ama işte o gün, onu o gömlekle gördüğü ilk gün, öyle değildi. Bir başka bakıyordu gözleri. Daha sıcak. Kocası öyle yakışıklı bir adam falan değildi ama, o gömlek basbayağı yakışmıştı işte. Sevda’nın gözünde göbeği daha bir azalmış, saçları daha bir gürleşmişti sanki o gömlekle. Elleri bile daha yumuşaktı. İşte o gün sevmişti kocasını Sevda.

Nişanlılıktan önce bir kez pencereden sokağa bakarken abisinin yanında, bir kez de kendisini isteme merasiminde görmüştü kocasını. İstedikten bir hafta sonra da söz kesmeye gelmişlerdi anasıyla. Babası yoktu kocasının, o çocukken ölmüştü. Anası ve dul teyzesiyle yaşardı kocası. O zamanki sözlüsü. Sonra da nişana kadar iki kez evlerine anası ve teyzesiyle akşam yemeğine gelmiş, daha da görüşmemişlerdi. Onu o gömlekle gördükleri ilk gün, ilk defa başbaşa kalmışlardı. Nikahtan sonra hep başbaşa olacağız diye düşünmüştü Sevda. Demek başbaşayken daha bir güzel oluyor karı-kocanın arası. Ama öyle olmamıştı. Belki de olacaktı da, uzun mesailer izin vermemişti. İşleri bir rahatlasındı da…

Sevda, yeni penceresinden görüyordu artık dünyayı. Kendi kendine dışarı çıkamazdı, belki anasına giderdi işte arada, hava kararmadan da dönerdi. Kayınvalidesi yapılacak iş olursa çağırırdı ancak Sevda’yı. Günü varsa, börek, mantı açılacaksa, yünler yıkanacak, odalar silinecek, yataklar serilecekse, tarhana yapılacak, dama serilecekse… Ya da işte tanıştırılacak bir akraba gelirse…. O gömleği ikinci kez giydiğinde kocasının bir arkadaşının düğünündeydiler. Sevda merakla etrafına bakıyor, kendi düğününün nasıl olacağını hayal etmeye çalışıyordu. Kendisi olsa böyle altın fırfırlı masa örtüleri seçmez, her şey beyaz olsun isterdi misal… O gün kocası onu ahbaplarına tanıştırırken sanki övünür gibiydi, “nişanlım” diye başıyla Sevda’yı işaret ediyor, gülümsüyordu. Ne o, ne de kalabalık masaya otururken tanıştırdığı ahbapları Sevda’yla bir daha konuşmuşlardı o akşam. Sevda her sohbeti dinlemeye, anlamaya çalışıyor, başını sallayarak kendince katılıyordu da ama Sevda’ya dönüp bakan yoktu. Kocası bile arada bir “ben şimdi geliyorum” diyip masadan kaybolmaları dışında Sevda’yla tek kelime etmemişti. Bir de “hadi artık kalkıyoruz” demişti masaya gelip, hepsi o. Ama işte yine de o gömlekle pek yakışıklı gözükmemiş miydi? Hem böylece başbaşa ilk fotoğraflarını da çektirmişlerdi o düğünde masa masa gezen fotoğrafçının ısrarıyla. Kocası tam on lira verip almıştı fotoğrafı. “Sende kalsın” demişti Sevda’ya, “nasıl olsa yakında bir evde olacağız.” Sevda fotoğrafı pek beğenmiş, eve götürürken nasıl saklayacağını bilememişti. Bir daha da kocası o kadar yakışıklı çıkmamıştı Sevda’ya göre, nikah fotoğraflarına bakarken de böyle düşünmüştü Sevda.


İşte şimdi o gömleğe bakıyordu Sevda. Ütü masasının üzerine ütülenmeyi bekleyen koyu mavi gömleğe. Üzerinde küçük kareleri olan. Aslında bugün ütü yapmayacaktı Sevda. Annesinin günü vardı, oraya gidecek, ne zamandır görmediği komşuları, akrabaları görecekti. Öyle gün sohbetlerini pek seven bir kız değildi ya, hem annesine yardım olurdu, hem de işte kendisi için bir ses. Ne zamandır evde kendisininki dışında bir ses duyduğu yoktu Sevda’nın. Bir de işte televizyonda ne varsa. Arkadaşlık etsin diye. Kendisinin anlatacak birşeyi de yoktu zaten, sohbete katılıp da ne yapacaktı? Kendi sesini de ancak “Aç mısın” derken duyuyordu, kocası gece eve geldiğinde… “Yemek ısıtayım mı?” ya da “Hangi gömleğini giyersin yarın?” Neyse işte, bugün annesine gidecekti gün için ya, annesi çarşıdan birşeyler istemişti  gelirken. Annesinin bir şeyler istemesine sevindi Sevda. Hem mahalleden çıkmaya hem de kocasının işyerine gitmeye bir bahanesi olmuş oldu. Kocasının işyerine de pek gitmezdi Sevda. Hepi topu üç kez ziyaret etmişti kocasını iş yerinde. “Öyle olur olmaz uğrama bundan sonra” demişti kocası, “işyeri burası, çalışıyoruz.” Ama olur olmaz değil bu sefer, annesinin istediklerini alacak parası yoktu üzerinde. Annesi aldıklarının parasını gidince aynen verirdi elbet, ama şimdi yoktu işte üzerinde, ne yapsındı… Önce kocasının yanına uğrayacak, gitmişken evden yeni pişirdiği yemeklerden de bırakacak, biraz para alıp alışverişini yapacaktı. Kocasının en sevdiği yemeklerden yapmış, fazla fazla da koymuştu çıraklar da yesin diye. Öğle yemeğini de böylece hallederlerdi işte, ne iyi düşünmüştü, kocası sevinecekti. Sevinse de belli etmezdi gerçi ama, insanın biricik karısı bu kadar düşünüp etmişken niye sevinmesindi ki? 

Elinde tencerelerle vardı işyerinin kapısına Sevda, dolu eliyle çabalayıp kaydıysa diye eşarbını düzellti, kapıyı itti, kafasını içeri uzattı. İçerdeki iki masa da boş duruyordu, dükkanın önündeki plastik sandalyeler gibi. “Yemeğe mi çıktılar ki?” diye düşündü Sevda, ama o zaman kapı neden açık olsundu ki? “Kötü bir şey oldu da acilen dışarı mı çıktılar acaba?” diye evhamlandı bir an. Ama öyle olsa komşu esnaf bir şey demez miydi? Meraklandı Sevda. Aslında kocasının eve gelmediği uzun saatler günden güne ondaki merakın çoğunu alıp yerine sabır bırakmıştı ama bu kadarcık da olsundu. “Arka odadadırlar” diye aklına geldi sonra. Kendi kendini yatıştırıverdi. Seslense gelirlerdi ama, nedense seslenmek istemedi. Filmlerde hep sevinirlerdi ya, sürpriz yapmak istedi belki Sevda. Elindeki tencereleri sarsmamaya çalışarak arka odaya açılan kapıyı yavaşta açtı. Sessiz, çekingen adımlarla ilerledi arka odaya açılan koridorda. Depo gibi bir yerdi burası. Dosyalar, nakliyeden artan mallar dururdu. Bir masa, birkaç tabure ayarlamışlardı odaya, bir de çıraklardan birinin yatması için eski bir sedir. Bir de küçük bir lavaboyla küçük tüp dururdu mutfak niyetine. Çıraklar orda yer içerlerdi. Kafasını odaya sokunca ilk masaya baktı Sevda, etrafında oturanları bulmayı bekleyerek. Yoklardı. Öğle yemeğine daha vardı zaten. Dosyaların durduğu raflara çevirdi başını sonra. İçerisi loştu ama biri olsa görürdü. Kendisine bakan iki çift gözü epeyce görmedi Sevda. Sedirden tarafa bakmadı. Baktıysa da görmedi. Neden sonra tüm gövdesiyle döndü sedire doğru. Elinde tencerelerin durduğu poşetlerle. Öylece durdu. Öylece baktı Sevda. Sedirde yarı çıplak yatan kadının üzerinden kalkıp da bağırarak üzerine gelen kocasına rağmen. Sadece baktı. Kocasının eli yüzüne çarptığında bile, az bir sarsılıp yine ayaklarını aynı yere bastı Sevda. Sesini duydu önce suratında patlayan tokadın, sonra acısını. Gözleri yaşardı, yine de durdu Sevda. Kocası karşısında bağırıp ellerini kollarını sallıyor, arkasındaki kadın üstünü başını düzeltmeye çalışıyordu. Bunları gördü Sevda. Kocasını duymadı. Sonra döndü arkasını, gerisin geri çıktı işyerinden. Kocası dış kapıya kadar peşinden gelip, orada kaldı. Mahalleye giden dolmuşlardan birine bindi ayakta, evine döndü Sevda. Eve girdi, tencereleri poşetleriyle kapının yanına, yere bıraktı. Telefon çalıyordu, duyması Sevda. Yine çaldı telefon, çokça. Sonraları duydu Sevda. Önce merak eder, sonra sabrederlerdi nasıl olsa. Ne de olsa kendisi öyle yapmıştı, yapılırdı. Açmadı. Mutfağa girdi, etrafına bakındı. Tertemizdi mutfak, kocasını işe yolculadıktan sonra kahvaltı bulaşığını kaldırmış, yemekleri yapmış, etrafı tertemiz bırakmıştı. Mutfak dolaplarına uzandı Sevda. Tabakları, bardakları sığdığı kadar tezgahın üzerine yığdı. Musluğu açtı, süngeri alıp bolca deterjan döktü, ılınan suda tabakları yıkamaya başladı. Temiz tabakları. Mutfakta ne varsa yıkadı Sevda. Yüzü kaskatı. Sonra ellerini kuruladı, salona ütü masasını kurdu. Bekleyen çamaşırları alıp ütülemeye başladı Sevda. O gömleğe gelene kadar. Dünya zamanıyla yaklaşık beş dakika baktı gömleğe, aklının zamanıyla ömrü aktı. Sonunda birden, hayatının en büyük keşfini yapmış gibi yüzü aydınlandı ve kendi kendine, belki biraz da gömlekle, konuştu: “Ben aslında gömleği sevmişim!” Sonra kızgın ütüyü bastı gömleğe Sevda, yanık kokusunu alana kadar da kaldırmadı.