Ütü masasının
arkasında, iki yanındaki giysi yığınları ve hala sağ elinde tuttuğu ütü ile
oturmuş, önündeki masada serili olan erkek gömleğine bakıyordu. Dünya zamanıyla
yaklaşık beş dakikadır da aynı şekilde gömleğe bakmaktaydı. Sonunda birden,
hayatının en büyük keşfini yapmış gibi yüzü aydınlandı ve kendi kendine, belki
biraz da gömlekle, konuştu: “Ben aslında gömleği sevmişim!”
Bu keşfin Sevda’nın
hayatının en büyük keşfi olması doğaldı; çünkü onun hayatı küçüktü, içinden pek
çıkmadığı evi, mahallesi kadar… Hep böyle hissetmişti Sevda: küçük. Varlığının,
etrafındaki insanların ve dünyanın varlığına kıyasla ne kadar küçük ve değersiz
olduğunu düşünmeye doyamazdı. Aslında zaman zaman diğer insanların da evrene
kıyasla en az kendisi kadar küçük oldukları duygusuna kapılır, ama kendilerini
olduklarından da büyük gören insanların bu hisse sahip olmadıkları için bile
kendinden daha değerli olduklarına karar verirdi. Çünkü insanın kendini değersiz
hissetmesi de, gerçekten öyle olsa bile, yine kendisinin eksikliğinden
kaynaklanıyordu. Büyüklüğünden değil. Kocası böyle derdi. Gömleğin sahibi
kocası. Sevda’nın sahibi.
Sevda aslında
hiçbir zaman sahiplenilmek istemediğini, sahiplenildikten sonra anladı. Genelde
de böyledir zaten. Bazı şeylerin değerini onları kaybettikten sonra anladığımız
gibi, bazı şeylerin değerini aslında gözümüzde büyüttüğümüzü de onlara sahip
olduğumuzda anlarız. Ya da aslında değerlidirler de, annesinin deyişiyle artık “kıymetleri
kalmaz”. Sevda’nın kocası için hangisi geçerliydi peki? Onu sahiplenmiş olmasa,
Sevda hala onun yolunu gözlüyor olur muydu? Nerden bilsindi ki! İnsan aynı evde
olmadıktan, parmağında birbirinin eşi yüzük olmadıktan sonra bir insanı nasıl
bilsindi!
Gerçi Sevda hala
onun, artık kocası olmuş olsa da aynı adamın yolunu gözlemekteydi. Mesaiye
kaldığı her akşam ve her Pazar. Gittikçe de artmıştı bu fazla mesailer,
evlendiklerinden iki ay sonrasından başlayarak. Kendi işiydi olmasına ya,
kocasının dediği gibi, kendi işimi başkasına emanet edecek değildi ya, elbet
daha çok sahiplenecekti. Bekledi Sevda. Şu işleri bir toparlasındı, her şey bak
nasıl güzel olacaktı…. Yine gezmelere götürecekti Sevda’yı, vapurlara
bindirecek, salep ısmarlayacaktı. Artık teyzeoğullarıyla da çıkamıyordu Sevda
gezmelere. E artık onun başı bağlıydı, evli kadındı, teyzeoğulları genç,
delikanlı. Etraftan ne derlerdi yanında kocası olmadan? Kocasını rezil mi
edecekti? Etmezdi tabi Sevda, niye etsindi? Bekledi Sevda. Mesailer haftaiçine
de uzadı, o yine bekledi. Yemek yaptı Sevda, temizlik yaptı, ütü yaptı.
Bekledi.
Hep de ütü
yaparken böyle düşüncelere dalardı Sevda. Her kadın gibi sevmezdi ütü yapmasını
o da. En çok bulaşık yıkamasını severdi. Kocası ‘en iyisinden’ bulaşık makinesi
almıştı eve almasına ya, o yine de “üç parçacık bir şey”, “ohoo makine dolana
kadar,” “iki kişinin bulaşığından ne olacak!” gibi bahanelerle bulaşığı elinde
yıkayıverirdi. Kızken de severdi bu işi Sevda. Hiç erinmez, akşam yemeklerinden
sonra sofrayı topladığı gibi kendini mutfağa atıverirdi. Yemek de yapardı elbet
ama doyacak boğaz olmasa mutfağa girecek kadınlardan değildi. Evin gürültüsünü
akan suyla bastırırdı Sevda. Bulaşıkların kiri aktıkça kendi içi de temizlenir
gibi gelirdi. Ağlayamadığını ağlar gibi gelirdi musluk. İçeride babasıyla erkek
kardeşlerinin kendisi için yaptıkları planları suyun sesiyle duymazdan gelirdi.
Su akıp da yemek artıklarını akıttıkça, içi ferahlar, sanki zihnine de bir
berraklık gelirdi. Sorsanız, baba evindeki en mutlu anları o lavabonun başında
geçirdikleriydi. Hayal bile kurmazdı o an, düşünmemenin tadına varırdı Sevda.
Oysa ütü yaparken
öyle miydi! Aksine binbir türlü düşünceye dalar, bir türlü aklındaki tilkileri
kovalayamazdı meşgul elleriyle. Bütün işler yüktü ya, bu en ağırı gelirdi. Ne
kadar iç karartıcı düşünce, his varsa göğsüne doluverirdi; ütünün buharını
saldığı gibi salamazdı onları Sevda. Bazen o düşüncelerin, hislerin ne olduğunu
bile bilmezdi Sevda; içinde ne var ne yok anlayamazdı. “Okusam anlar mıydım ki?”
düşüncesi de yine böyle ütü yaptığı zamanlardan birinde düşüvermişti aklına.
Okuyanlar ne anlıyordu acaba? Okusa kendini anlar mıydı? Niye günden güne
içinin daraldığını, sebepsiz efkara daldığını bilir miydi? Kovabilir miydi
tilkilerini? Ortaokul terkti Sevda. Babası bırak diyince pek bir şey
hissetmemişti. Bırakmayıp da ne yapacaktı ki? Bir meslek edinse bile
çalıştırmazlardı ki… Abisinin karısı hemşireydi de, onu bile doğacak çocuğunu
bahane edip işinden alıvermişlerdi. Çocuk geçen sene okula başlamış, anası daha
işine dönememişti. Hep birlikte yaşarlardı evde ilk zamanlar. Şimdi dört katlı
apartmanlarının üçüncü katında, üstlerindeydiler. Onlar yukarı taşınınca, Sevda’nın
dünyaya bakacak bir penceresi daha olmuştu, bir kat yukarıda. Arada bir de
olsa, yolunu şaşırmış birkaç martı geçerdi tepelerinden, işte Sevda en çok
onları izlemeyi severdi. Sesleri kötüydü kötü olmasına ama, Sevda’ya o kuşlar
deniz kokusu taşırmış gibi gelirdi. Kanatlarını çırpışlarında rüzgar sanki
denizin üstünden esip gelirdi. İstanbul’da yaşıyorlardı ama, Sevda’nın denizi
görmüşlüğü sayılıydı. Benzine, mazota, bilete zam derken son birkaç senedir bayramlarda
memlekete gidemez olmuşlardı. Gidebilenlerden boşalan İstanbul’da otobüsler de
bedava olunca, uzun bir yolculuk sonrası görmüşlerdi denizi ilk. Bir de tabi memleketten
ilk göçtüklerinde üstünden geçmişler ama, Sevda küçüktü, şimdikinden bile,
hatırlamıyordu o günleri. İki kez de işte, kocası nişanlılarken çıkarmıştı
mahalleden Sevda’yı, o kalabalık, yapış yapış otobüslerden iki tanesinden inip deniz
kenarında çay içmiş, simit yemişlerdi. Dönerlerken Sevda tutturmuştu da –tutturmak
dediysek, içli içli vapurlara bakıp beş defa içini çekmişti- vapura da
binmişlerdi. En çok da bunu özlerdi Sevda, denizi beyaz beyaz köpürten o eski,
boyası dökülmüş vapurlara binmeyi. Ama kocası söz vermişti. Vapuru bırak, eğlenceli
Boğaz turuna çıkaracaktı Sevda’yı. Şu işler bir düzelsindi…
Ütü yaparken yine
bunları düşünmüş, dalıvermişti Sevda. Yedi gömlek ütüleyeceği zamanda ancak
üçünü bitirebilmişti. Şimdi karşısında durup da daldığı gömlek de işte kocasının
- o zamanki nişanlısı -Sevda’yı ilk gezmeye çıkardığında üstünde olan gömlekti.
Nasıl da sahiplenilmek istemişti Sevda o adam tarafından! Onu korusun,
kollasın, mahalleden, kapı önünde bekleyen pişkin esnafın bakışlarından
sakınsın, omzuna attığı kolunu dünyaya siper yapsın! En çok da onu babaevinden
çıkarıp alsın… Birkaç adamın himayesinden bir adamınkine geçmek, özgürlüğe en
yakın şeydi Sevda için. Belki bir de vapura binip de denizin tuzlu rüzgarını
yüzünde hissetmek. Eve döndüklerinde saçlarını yıkamak istememişti Sevda, belki
denizin tuzu kalmıştır da biraz daha koklarım diye…
Öyle yakışıklı bir
adam falan değildi kocası… Boyu kendininkinden iki parmak uzun, saçları
seyrelmiş, sakalı gür, babası gibi göbekli bir adamdı. Kendinden büyüktü elbet,
ama daha iyiydi ya, kendi işini kurmuş, kooperatiften ev bile almıştı. Yine de
nikahtan hemen sonra istemişti altınlarını Sevda’dan… Öyle ya iş kurmak,
işletmek kolay değildi. Şimdi vereceklerdi ki, sonradan kat be katını alsınlar…
Ne desindi Sevda, vermişti. Anasının verdiği ince bileziği bile gizleyememiş, nasıl
olsa yerine koyar diyip kocasına teslim etmişti. Güçlü adamdı kocası, daha o
ilk gece ondan korkmuş, çekinmişti. Ama korkusundan değildi elbet takıları
verişi; kocasını desteklemek her kadının görevi değil miydi? Hem el
kaldırmışlığı olmuştu Sevda’ya birkaç kez ama, o el hiç yüzüne inmemişti.
Babası olsa öyle miydi? Erkek dediğinde biraz hiddet olurdu. Anası da öyle
derdi.
Ama o gömlekle onu
ilk gördüğü gün öyle değildi kocası. Sanki daha şefkatliydi, daha sıcaktı. El
üstünde tutmuştu Sevda’yı, ilk kez elinden tutmuştu. Askerlik anılarını
anlatmış, katıla katıla gülmüştü çay içerken. Sevda yalnız gülümsemişti. Anlattıkları
da çok komik sayılmazdı zaten ama, içinden gelse de yüksek sesle gülmezdi
Sevda, gülemezdi, uygun düşmezdi. İşinden de bahsetmişti Sevda’ya, nasıl
büyüteceğinden, nasıl kazanacağından… Sonraları söz etmez olmuştu pek işten
güçten. Hep çok işi vardı ama, sadece bunu söylerdi. Sevda’dan çok işi vardı.
Sevda neydi ki onun işlerinin yanında, o işler yerine Sevda’nın yanında
kalsındı… Haklıydı tabii… Ama işte o gün, onu o gömlekle gördüğü ilk gün, öyle
değildi. Bir başka bakıyordu gözleri. Daha sıcak. Kocası öyle yakışıklı bir adam
falan değildi ama, o gömlek basbayağı yakışmıştı işte. Sevda’nın gözünde göbeği
daha bir azalmış, saçları daha bir gürleşmişti sanki o gömlekle. Elleri bile
daha yumuşaktı. İşte o gün sevmişti kocasını Sevda.
Nişanlılıktan önce
bir kez pencereden sokağa bakarken abisinin yanında, bir kez de kendisini
isteme merasiminde görmüştü kocasını. İstedikten bir hafta sonra da söz kesmeye
gelmişlerdi anasıyla. Babası yoktu kocasının, o çocukken ölmüştü. Anası ve dul
teyzesiyle yaşardı kocası. O zamanki sözlüsü. Sonra da nişana kadar iki kez
evlerine anası ve teyzesiyle akşam yemeğine gelmiş, daha da görüşmemişlerdi.
Onu o gömlekle gördükleri ilk gün, ilk defa başbaşa kalmışlardı. Nikahtan sonra
hep başbaşa olacağız diye düşünmüştü Sevda. Demek başbaşayken daha bir güzel
oluyor karı-kocanın arası. Ama öyle olmamıştı. Belki de olacaktı da, uzun
mesailer izin vermemişti. İşleri bir rahatlasındı da…
Sevda, yeni
penceresinden görüyordu artık dünyayı. Kendi kendine dışarı çıkamazdı, belki
anasına giderdi işte arada, hava kararmadan da dönerdi. Kayınvalidesi yapılacak
iş olursa çağırırdı ancak Sevda’yı. Günü varsa, börek, mantı açılacaksa, yünler
yıkanacak, odalar silinecek, yataklar serilecekse, tarhana yapılacak, dama
serilecekse… Ya da işte tanıştırılacak bir akraba gelirse…. O gömleği ikinci
kez giydiğinde kocasının bir arkadaşının düğünündeydiler. Sevda merakla
etrafına bakıyor, kendi düğününün nasıl olacağını hayal etmeye çalışıyordu.
Kendisi olsa böyle altın fırfırlı masa örtüleri seçmez, her şey beyaz olsun
isterdi misal… O gün kocası onu ahbaplarına tanıştırırken sanki övünür gibiydi,
“nişanlım” diye başıyla Sevda’yı işaret ediyor, gülümsüyordu. Ne o, ne de kalabalık
masaya otururken tanıştırdığı ahbapları Sevda’yla bir daha konuşmuşlardı o
akşam. Sevda her sohbeti dinlemeye, anlamaya çalışıyor, başını sallayarak
kendince katılıyordu da ama Sevda’ya dönüp bakan yoktu. Kocası bile arada bir “ben
şimdi geliyorum” diyip masadan kaybolmaları dışında Sevda’yla tek kelime
etmemişti. Bir de “hadi artık kalkıyoruz” demişti masaya gelip, hepsi o. Ama
işte yine de o gömlekle pek yakışıklı gözükmemiş miydi? Hem böylece başbaşa ilk
fotoğraflarını da çektirmişlerdi o düğünde masa masa gezen fotoğrafçının
ısrarıyla. Kocası tam on lira verip almıştı fotoğrafı. “Sende kalsın” demişti
Sevda’ya, “nasıl olsa yakında bir evde olacağız.” Sevda fotoğrafı pek beğenmiş,
eve götürürken nasıl saklayacağını bilememişti. Bir daha da kocası o kadar
yakışıklı çıkmamıştı Sevda’ya göre, nikah fotoğraflarına bakarken de böyle
düşünmüştü Sevda.
İşte şimdi o
gömleğe bakıyordu Sevda. Ütü masasının üzerine ütülenmeyi bekleyen koyu mavi
gömleğe. Üzerinde küçük kareleri olan. Aslında bugün ütü yapmayacaktı Sevda.
Annesinin günü vardı, oraya gidecek, ne zamandır görmediği komşuları,
akrabaları görecekti. Öyle gün sohbetlerini pek seven bir kız değildi ya, hem
annesine yardım olurdu, hem de işte kendisi için bir ses. Ne zamandır evde
kendisininki dışında bir ses duyduğu yoktu Sevda’nın. Bir de işte televizyonda
ne varsa. Arkadaşlık etsin diye. Kendisinin anlatacak birşeyi de yoktu zaten,
sohbete katılıp da ne yapacaktı? Kendi sesini de ancak “Aç mısın” derken
duyuyordu, kocası gece eve geldiğinde… “Yemek ısıtayım mı?” ya da “Hangi
gömleğini giyersin yarın?” Neyse işte, bugün annesine gidecekti gün için ya,
annesi çarşıdan birşeyler istemişti gelirken. Annesinin bir şeyler istemesine
sevindi Sevda. Hem mahalleden çıkmaya hem de kocasının işyerine gitmeye bir
bahanesi olmuş oldu. Kocasının işyerine de pek gitmezdi Sevda. Hepi topu üç kez
ziyaret etmişti kocasını iş yerinde. “Öyle olur olmaz uğrama bundan sonra”
demişti kocası, “işyeri burası, çalışıyoruz.” Ama olur olmaz değil bu sefer,
annesinin istediklerini alacak parası yoktu üzerinde. Annesi aldıklarının
parasını gidince aynen verirdi elbet, ama şimdi yoktu işte üzerinde, ne
yapsındı… Önce kocasının yanına uğrayacak, gitmişken evden yeni pişirdiği
yemeklerden de bırakacak, biraz para alıp alışverişini yapacaktı. Kocasının en
sevdiği yemeklerden yapmış, fazla fazla da koymuştu çıraklar da yesin diye.
Öğle yemeğini de böylece hallederlerdi işte, ne iyi düşünmüştü, kocası
sevinecekti. Sevinse de belli etmezdi gerçi ama, insanın biricik karısı bu
kadar düşünüp etmişken niye sevinmesindi ki?
Elinde tencerelerle vardı
işyerinin kapısına Sevda, dolu eliyle çabalayıp kaydıysa diye eşarbını düzellti,
kapıyı itti, kafasını içeri uzattı. İçerdeki iki masa da boş duruyordu,
dükkanın önündeki plastik sandalyeler gibi. “Yemeğe mi çıktılar ki?” diye
düşündü Sevda, ama o zaman kapı neden açık olsundu ki? “Kötü bir şey oldu da
acilen dışarı mı çıktılar acaba?” diye evhamlandı bir an. Ama öyle olsa komşu
esnaf bir şey demez miydi? Meraklandı Sevda. Aslında kocasının eve gelmediği
uzun saatler günden güne ondaki merakın çoğunu alıp yerine sabır bırakmıştı ama
bu kadarcık da olsundu. “Arka odadadırlar” diye aklına geldi sonra. Kendi
kendini yatıştırıverdi. Seslense gelirlerdi ama, nedense seslenmek istemedi. Filmlerde
hep sevinirlerdi ya, sürpriz yapmak istedi belki Sevda. Elindeki tencereleri
sarsmamaya çalışarak arka odaya açılan kapıyı yavaşta açtı. Sessiz, çekingen
adımlarla ilerledi arka odaya açılan koridorda. Depo gibi bir yerdi burası.
Dosyalar, nakliyeden artan mallar dururdu. Bir masa, birkaç tabure ayarlamışlardı
odaya, bir de çıraklardan birinin yatması için eski bir sedir. Bir de küçük bir
lavaboyla küçük tüp dururdu mutfak niyetine. Çıraklar orda yer içerlerdi. Kafasını
odaya sokunca ilk masaya baktı Sevda, etrafında oturanları bulmayı bekleyerek. Yoklardı.
Öğle yemeğine daha vardı zaten. Dosyaların durduğu raflara çevirdi başını
sonra. İçerisi loştu ama biri olsa görürdü. Kendisine bakan iki çift gözü
epeyce görmedi Sevda. Sedirden tarafa bakmadı. Baktıysa da görmedi. Neden sonra
tüm gövdesiyle döndü sedire doğru. Elinde tencerelerin durduğu poşetlerle.
Öylece durdu. Öylece baktı Sevda. Sedirde yarı çıplak yatan kadının üzerinden
kalkıp da bağırarak üzerine gelen kocasına rağmen. Sadece baktı. Kocasının eli
yüzüne çarptığında bile, az bir sarsılıp yine ayaklarını aynı yere bastı Sevda.
Sesini duydu önce suratında patlayan tokadın, sonra acısını. Gözleri yaşardı,
yine de durdu Sevda. Kocası karşısında bağırıp ellerini kollarını sallıyor,
arkasındaki kadın üstünü başını düzeltmeye çalışıyordu. Bunları gördü Sevda.
Kocasını duymadı. Sonra döndü arkasını, gerisin geri çıktı işyerinden. Kocası dış
kapıya kadar peşinden gelip, orada kaldı. Mahalleye giden dolmuşlardan birine
bindi ayakta, evine döndü Sevda. Eve girdi, tencereleri poşetleriyle kapının
yanına, yere bıraktı. Telefon çalıyordu, duyması Sevda. Yine çaldı telefon,
çokça. Sonraları duydu Sevda. Önce merak eder, sonra sabrederlerdi nasıl olsa. Ne de olsa kendisi öyle yapmıştı, yapılırdı. Açmadı.
Mutfağa girdi, etrafına bakındı. Tertemizdi mutfak, kocasını işe yolculadıktan
sonra kahvaltı bulaşığını kaldırmış, yemekleri yapmış, etrafı tertemiz
bırakmıştı. Mutfak dolaplarına uzandı Sevda. Tabakları, bardakları sığdığı
kadar tezgahın üzerine yığdı. Musluğu açtı, süngeri alıp bolca deterjan döktü,
ılınan suda tabakları yıkamaya başladı. Temiz tabakları. Mutfakta ne varsa
yıkadı Sevda. Yüzü kaskatı. Sonra ellerini kuruladı, salona ütü masasını kurdu.
Bekleyen çamaşırları alıp ütülemeye başladı Sevda. O gömleğe gelene kadar. Dünya
zamanıyla yaklaşık beş dakika baktı gömleğe, aklının zamanıyla ömrü aktı. Sonunda
birden, hayatının en büyük keşfini yapmış gibi yüzü aydınlandı ve kendi
kendine, belki biraz da gömlekle, konuştu: “Ben aslında gömleği sevmişim!” Sonra kızgın ütüyü bastı gömleğe Sevda, yanık kokusunu alana kadar da
kaldırmadı.
No comments:
Post a Comment